Yazan: Doç. Dr. Oktay Uygun; Araş. Göv. Emre Zebekoğlu; Araş. Göv. Olgun Akbulut

Ülkemizde, bugüne kadar beş anayasa yapılmış, bir o kadar da önemli anayasa değişikliği gerçekleştirilmiştir. Bu anayasaların yapılması ya da değiştirilmesinde egemen olan zihniyet nedir ? Hangi gereksinimleri karşılamak üzere hazırlanmışlardır ? Yapım sürecinde demokratik usullere uyulmuş mudur ?
Ülkemizde ilk anayasa, 1876’da Osmanlı İmparatorluğu döneminde yapılmıştır. Daha sonra sırasıyla, 1921, 1924, 1961 ve 1982 yıllarında yeni anayasalar hazırlanmıştır. 1876’dan günümüze kadar geçen yaklaşık 120 yıllık süre, köklü toplumsal dönüşümlerin meydana geldiği bir zaman dilimidir. Anayasalar bu köklü dönüşümlere kılavuzluk etme görevini üstlenmişlerdir. Nedir bu dönüşümler ?
İlk büyük siyasi dönüşüm, “mutlak monarşi"den “meşruti monarşi"ye geçiştir. Ardından, çok uluslu Osmanlı İmparatorluğunun yıkılması ile ulusal egemenlik ilkesine dayanan yeni bir ulusal devletin kurulması aşaması gelir. Yeni devletin tek partili bir otokrasiden çok partililiğe geçişi ve demokrasinin kurumsallaştırılması çabası diğer bir önemli aşamadır.
Bu sürece ekonomik yönden bakıldığında, ülke topraklarının ve tüm üretim araçlarının padişahın malı olduğu bir yapıdan, özel mülkiyetin tanındığı, kapitalist bir yapıya geçiş söz konusudur. Dışa bağımlı yarı sömürge bir ekonomik ve siyasal yapıdan, siyasal ve ekonomik bağımsızlığını sağlamış bir ülke yaratılmak istenmiştir. Büyük ölçüde dinsel kurallara dayanan devlet ve toplum yaşamının laikleştirilmesi söz konusudur.
Batılı ülkelerin bir kaç yüzyıla sığdırdıkları aydınlanma, uluslaşma, laikleşme, demokratikleşme ve sanayileşme süreci, ülkemizde çok daha kısa bir zaman diliminde gerçekleştirilmek istenmiştir. Batıda, bu dönüşümlerin arkasında ekonomik, kültürel, ve siyasal açıdan çok güçlü bir toplumsal sınıf olan “burjuvazi" vardı. Sanayi devriminden sonraki dönüşümlere, zamanla örgütlenen ve güçlenen “işçi sınıfı" katılmıştır. Ülkemizde ise, söz konusu dönüşümler böyle bir sınıfsal destek olmadan başlatılmış, süreç içinde, bu dönüşüme sahip çıkacak bir ulusal burjuvazi yaratılmak istenmiştir.
Şimdi, bu büyük toplumsal dönüşümlere kılavuzluk etme işlevini yüklenen anayasalarımızın nasıl hazırlandıklarına ve işlevlerini ne ölçüde yerine getirdiklerine daha yakından bakalım:

1876 ANAYASASI

19. yüzyıla kadar, Osmanlı Devleti bir mutlak monarşi idi. “Monarşi" kavramı, ülkeyi tek kişinin yönettiğini ifade eder. “Mutlak" sözcüğü ise, bu yöneticinin hiçbir güç tarafından sınırlanmadığı anlamına gelmektedir.
Osmanlı Devletinde, ülkeyi yönetme yetkisi Osmanoğulları sülalesinin elindeydi. Bu sülale içinden çıkan ve miras yoluyla iktidara gelen padişahlar, bütün devlet yetkilerini kullanırlardı. Ülkenin ve devletin sahibiydiler. O dönemde, ülkenin halk tarafından seçilen kişilerce yönetilmesi düşüncesi henüz gelişmemişti. 1876 Anayasası, ilk kez, halkın temsilcilerinden oluşan bir meclisin kurulmasını öngörerek, padişahın yanı sıra, halkın iradesinin de devlet yönetimine yansımasına imkân tanımıştır.
1876 Anayasası ile, artık, padişah ülke yönetiminde tek söz sahibi olmaktan çıkmıştı. Halkın temsilcilerinin istekleri de göz önüne alınmak durumundaydı. Bir başka deyişle, padişahın mutlak yetkisi sınırlandırılmış, şarta bağlanmıştı. Zaten, o döneme adını veren “meşrutiyet" sözcüğü de, mutlak monarşinin, yani tek kişinin sınırsız yönetiminin şarta bağlanması, kısıtlanması, sınırlanması demektir.
1876 Anayasası demokrasi açısından ne getirmiştir ? Anayasa, padişahın yetkilerini elinden alarak, monarşiye, yani tek kişinin yönetimine son vermiyordu. Halkın kendi kendisini yönetmesi gibi köklü bir değişiklik yapılmamıştı. 1789 Fransız Devrimi’nde olduğu gibi, egemenliğin ulusa ait olduğu Anayasada belirtilmemişti. Saltanat ve Hilafet; ülke içindeki en üstün dini ve siyasi yetkiler, eskiden olduğu gibi yine padişaha aitti. Bununla birlikte, Anayasa, halkın temsilcilerinden oluşan bir meclis öngörüyordu. Halk, bu meclis aracılığıyla, kendi isteklerini dile getirebilecek ve yasaların yapılmasında söz sahibi olacaktı.
Osmanlı Devletinin yönetiminde böyle bir değişiklik niçin ortaya çıkmıştı ? Batılı ülkelerde, mutlak monarşiden meşruti monarşiye geçişi sağlayan güç, yeni gelişen burjuva sınıfı olmuştur. Bu sınıf, Fransız Devriminde olduğu gibi, bazen geniş halk kitlelerini de yanına alarak, krallık yönetiminden cumhuriyete geçişi gerçekleştirmiştir. Anayasalar, tüm bu değişikliklerin somutlaştığı belgeler olmuşlardır. Osmanlı Devletine baktığımızda ise, padişahın mutlak yönetimini sınırlandıran ve halkın temsiline imkan veren 1876 Anayasasının arkasında, böyle bir sınıfı veya geniş halk kitlelerinin desteğini görmüyoruz. O dönemde, Osmanlı Devletinde, henüz burjuvazi olarak adlandırılan bir sınıf ortaya çıkmamıştı. O halde, padişahın yetkilerinin sınırlandırılmasını, meşruti yönetime geçilmesini kim ve neden istiyordu ?
1876 Anayasası, çoğunluğu yüksek devlet memurluğundan yetişen, küçük bir aydın grubunun eseridir. Amacı, devletin içinde bulunduğu sorunlara bir çözüm bulmak, daha açık bir ifade ile, imparatorluğun çöküşüne engel olmaktır. Batılı ülkelerin devlet sisteminin bazı özelliklerinin benimsenmesi ile, devletin, içine düştüğü kötü durumdan kurtarılabileceği düşünülmüştür.
Padişahın yetkilerinin sınırlanarak, anayasalı bir düzene geçişin arkasında güçlü bir halk desteğinin olmayışı, sonraki yıllarda gerçekleşen diğer önemli demokratik hareketlerde de genellikle görülen bir özelliktir. Bu durum, batılı ülkelerle karşılaştırıldığında, Türkiye’deki demokratik gelişimin önemli bir eksikliğidir. Güçlü bir halk desteğine dayanmayan demokratik kazanımlar, otoriter ve baskıcı yönetimler tarafından kolayca geri alınabilmiştir.
1876 Anayasası, hazırlanışı bakımından ele alındığında, demokratik bir özellik göstermez. Temsili özelliği olmayan, padişahın atadığı bir komisyon tarafından hazırlanmıştır. Kabul edilmesi aşamasında da halkın onayına başvurulmamış; padişahın tek yanlı iradesiyle yürürlüğe girmiştir. Bu özelliği nedeniyle “ferman anayasa" olarak adlandırılır.
1876 Anayasası ile, Padişahın yetkileri çok az sınırlanmış ve egemenliğin sahibi olarak üstünlüğü korunmuştur. Osmanlı Devleti gerçek bir meşruti düzene geçmemiştir. Söylenebilecek olan, mutlak monarşinin kendisini bir ölçüde sınırlayarak, anayasalı ve meclisli bir yapıya kavuşmuş olduğudur. Gerçek bir meşruti monarşi için İkinci Meşrutiyet dönemini beklemek gerekecektir.
1876 Anayasası ile atılan bu sınırlı demokratik adımın ömrü, son derece kısa olmuştur. Padişah, açıldıktan iki yıl sonra, 1878 yılında, Meclisi “tatil" eder; yani toplantısına son verir ve yaklaşık otuz yıl süre ile tekrar toplantıya çağırmaz. Meclisin tatili ile birlikte, yarı-meşruti yönetim son bulur. Mutlakıyetçi yönetime geri dönülür.


1909 Anayasa Değişikliği